25 Kasım 2009 Çarşamba

Açgözlü Bir Kitap Kurdunun Doğuşu (Kaybolmanın Yolları - I)

5



"Ben altı yaşımdan beri kitap okuyorum ulan" gibi ekşivari bir giriş yapmak isterdim, mahlasım ve blogun tarzıyla uyumlu, afili bir başlangıç olurdu ama gerçeğe uygun olmazdı. Zira ben küçükken kitaplara zerre ilgi duymazdım. Okula başlamadan evvel tüm uğraşım sokağa çıktıklarında ablamların peşine takılmak ve onların beni aralarına almalarını sağlayabilmekti. Bunu başaramadığımdaysa yaşı bana daha yakın lojman çocuklarına katılıp şimdilerde otoparka çevrilmiş, o zaman bilumum boy ve ebatta taş, cam kırığı ve kurban kemiği içeren yuvarlak alanda toplayıcılık, kuytularda avcılık, yüksek depo duvarlarında atlamacılık oynardım. Bunlar elbette havanın sıcak olduğu zamanlarda gerçekleştirebildiğim faaliyetlerdi. Zaten havalar soğuduktan sonra annemin beni giydirme tarzıyla oyun oynamam mümkün olamazdı, kat kat sarınmış halimle ancak bayırdan aşağı yuvarlanmaca oynayabilirdim ki ortada bayır falan da yoktu. O zamanlardaysa yaşasın televizyon. Burada yanlış anlaşılma olmasın, bir tek televizyonumuz yoktu, evimiz kitap doluydu. Zaten küçük ablamla yaş farkımız 5ti, yani ben yürümeye başladığımda benden büyüklerin hepsinin tonla kitabı, ağır okul çantaları ve yapmak zorunda oldukları ödevleri vardı. Babamınsa uzun yıllar sonra Atlas Silkindi'yi alarak geçebileceğim kalın kalın kitapları... Bunlara rağmen merakla birinin kitabını karıştırıp "bana şunu oku" dediğimi ya da "bana da öğretin, ben de okumak istiyorum." diye haykırdığımı hatırlamıyorum. Yani normal bir Türk çocuğu gibi 5 değil (kime sorsanız 6 da değil, 5 yaşında okumaya başlamıştır) okula başladığımda öğrendim okumayı. Okuma geliştirme çalışması sırasında bir sürü de kitap okudum. Bunlar yapılması gerekenlerdi, sıkılmıyordum ama kendimi kaybettiğimi de hatırlamıyorum. Ta ki, evet beklenen an geldi, zaten bu blogu okuyabiliyorsanız bir yerlerde bir şeyler değişmiş olmalı, 3. sınıfa geçtiğim yaz geçirdiğim ağır hastalıkla sokaklarda sekme dönemimin, dondurmasız geçecek sürekli ev hapsine çevrilmesine kadar. Kederimi ancak Charriere ve annem anlayabilirdi. Nitekim annem beni her doktor dönüşünde önce MEB kitabevine, oradan alacaklarımız tükendiğinde cadde üzerindeki kitapçıya sokarak ve önceki gelişimizde aldığımız kitabı bitirdiysem yerine başkasını alarak bir kitap kurduna dönüştürdü ve misyonunu tamamladı. (Annem, benim Ramiz Dayım ama şimdi sorsanız pişman olduğunu söyleyecektir.)




Etkilendiğim ilk kitabın ismini hatırlamıyorum, MEB Çocuk Kitapları'ndandı, bir çocuğun üç bacaklı sakat bir oğlağı vardı, onu çok seviyordu vs ama okuldan geldiği bir gün yüzülmüş bir deri, amanın üç bacağı var diye eve koşuyordu ve oğlak sizlere ömür. Ne çok ağlamıştım. Duygu sömürülerine düşkünlüğüm o zamandan belliymiş aslında, zira oğlağın açtığı yoldan Kemalettin Tuğcu'lar birer ikişer geliverdi. Açlıktan kıvranan, fakir ama gururlu, eski ama temiz giysiler, yırtık ama boyalı ayakkabılar giyen zavallı kahramanlara az üzülmemiştim. Ama bu dönemde okuduklarım arasında en akıllara ziyan olanı Haram Lokma'ydı. Bir değiş tokuş sonucu hayatıma giren bu kitap, şu an bile aklımdan silinmeyen görüntülerin ve birtakım korkularımın kaynağıdır. Özetle, bu kitapta zengin bir çiftlikte çalışan imanlı bir çiftin yeni doğan bebeklerini yitirmeleri, kocanın, zengin ailenin ölmeseydi kendi yaşında olacak çocuğunu çok sevip, bunların arasında günahkar olmasın diye kaçırarak köyüne götürerek islami usullere göre yetiştirmesini anlatan bir romandı. Yıllar sonra Abdülkerim adlı bu çocuk ailesine dönüyor, onları yozlaşmışlıkları karşısında hayretlere düşüyor ama yine de yardım elini uzatmaktan çekinmiyordu. Abdülkerim'in ablasının alabildiğine yoz ve boş bu hayata dayanamayıp Paris Meydanı'nda kendini diri diri yakmasıyla roman sonlanıyordu. Bu ablanın kendini yakması, Cengiz Han'ın kendisini öldürmeye  yeltenen Türkmen kızının yanağını ısırarak koparması ve Ömer Seyfettin'in Bomba'sının finali benim hafızamdan silinmeyen dehşet anlarım. Bugün Stephen King ya da bir psikopat değilsem nedeni değiş tokuş işlerini bırakıp evdeki Jules Verne ve Jack London külliyatına yönelmemdir. (İyi mi oldu kötü mü sorusunun cevabını ben de bilmiyorum. :) )




Jack London'dan sonra doruk noktasına ulaşan okuma aşkım, kitapçıda bana uygun kitap bulunamamasıyla sonuçlanınca yine asıl hazineye, evimize çevirdim açgözlerimi. Bu kez  İlkgençlik Çağına Öyküler'i aldım elime ki hayatımda yaptığım en iyi işlerden biri o derlemeye elimi atmam, Sait Faik'i tanımamdır. Sonrasında Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal geldi. Kısacası, ben Anadolu Lisesi için yarışa başlamadan evvel, evde okumama izin verilen kitapların hepsini bitirmiş, gözümü yasaklılara dikmiştim. O zamanlar, okulu kazanmamla başlayacak 1.5 yıllık nur topu devrinde onları aklıma dahi getirmeyeceğimi elbette bilmiyordum. Tek derdim yeterince büyümek ve yan yana sıralanmış ciltleri dilediğimce karıştırıp okuyabilmekti. Ama o dönemin gelmesine daha 2.5 sene vardı...

(To be continued...)


Notlar: 

1) Bu yazı aslında Sera'nın mimine geciken cevabım olup geçtiğimiz günlerde Atilla Bey'in insanı gaza getiren "Andronikos, Raskolnikov, Selim! Geliyorum. Bekleyin Beni..." başlıklı yazısını tekrar okurken bir anda çakan şimşeklerle 3 bölüm halinde yazmayı planladığım kapsamlı okuma günlüğü gibi bir şey, çok fazla şey beklemeden okuyunuz.

2) Okuma saatlerinin değişmez elemanları Küçük Prens, Pollyanna, Heidi, Peter Pan, Gulliver, Masallar, Define Adası ve bitmek bilmeyen iğrenç kitap Çocuk Kalbi'ni elbette okudum, Çocuk Kalbi'ni 3 kabusumun yanına katıp okeye oturmalarını sağlayabilirim. Ve evet, Küçük Prens'e tapan kesimden değilim, halimden memnunum.

3) Resimler için bkz: Booklover. Resimler harici de bakınız. :)

21 Kasım 2009 Cumartesi

karga karga gak dedi

7



Sahilde Kafka - Haruki Murakami

Murakami-san'la soğuk mu soğuk, sessiz mi sessiz bir zamanda, kendi içime döndüğüm bir hafta sonunda tanıştık  demek isterdim. Bu da,  kah bir kuyunun dibinde kah bir dağ evinde yalnız başına kalıp içine dönen ve farklı boyutlara geçebilen kahramanların yaratıcısı bir yazarla tanışmak için en uygun yol sayılabilirdi. (Diğer bir seçenek gerçek hayatta rastlayamayacağınız kadar entelektüel, aynı zamanda samimi, hoş, kibar, size her daim yardıma hazır birinin über bir sohbet sırasında kitaptan bahsetmesiyle olabilirdi.) Ama öyle olmadı. Murakami'yi takip ettiğim blogların birkaçında kitaplarından özenle süzülmüş alıntıların gözüme çarpmasıyla fark ettim. Okuyanlar bilir, kendisi handiyse bir aforizma üstadıdır, yaşamı bisküvi kutusuna benzetir, aşk hakkında önce vuran, sonra düşündüren tanımlar yapar vs vs. Sonuç olarak, ufak çaplı bir araştırmanın ardından, İmkansızın Şarkısı'nı aldım. Cümleleri sadeydi, normalde kitaplarda pek karşılaşılmayan günlük yaşamla ilgili detaylar sıkıcılaştırılmadan romana yedirilmişti, karakterler sıradandı ama hikayeleri ilginçti vs vs. Ama en önemlisi kitabı okurken hissettiğim hüznün ve huzurun güzelliğiydi, bazen bunalıma doğru itildiğimi hissetsem de bu hüzün ve huzur karışımı hoşuma gitti ve böylece Murakami takip edeceğim yazarlar listesine girdi. Başlangıçlar önemlidir,  Murakami'ye bu kitapla değil, Sınırın Güneyinde... ile başlasaydım, şu an Sahilde Kafka'dan bahsediyor olmazdık. Gerçi hala bahsetmiyoruz, her zamanki gibi girişi gereksizce uzun tuttum. Girişi uzun tutuşum, kitaptan beklediğimi alamamamla yakından ilgili. Açalım:

Aslında Sahilde Kafka, klasik denilebilecek bir Murakami romanı. Kısa, anlaşılır cümleler, basit başlayıp dallanıp budaklanan sonra yeniden bir noktada toplanan sürükleyici bir kurgu, ilginç karakterler ve onların ilginç ve merak uyandıran geçmişleri, sıradan eylemlerin ustaca yedirilişi ki bu yüzden romanı okurken sık sık acıktığımı belirtmeliyim, dünyanın en olağan şeyiymiş gibi cereyan eden gerçeküstü olaylar, zaman zaman paralellikteki ayrıntıların güzelliği ve uyumu vs vs. Üstüne bir de kedilerle konuşan, akıllı olmayan bir adamı (Nakata) ve onun geyik yol arkadaşı  Hoşino'yu da ekleyin, tadına doyum olmayan bir kombinasyon adeta. Evet, Sahilde Kafka'yı, Zemberekkuşu'nun Güncesi'nden önce okusaydım, sadece aceleye getirildiğini düşündüğüm finalden dolayı biraz mızmızlanmakla yetinirdim. Ama önce mükemmele yakın Zemberrekuşu'nu okuyunca, kurgusu ona oranla yetersiz, finali çok daha sönük Sahilde Kafka'ya şahane olmuş demem mümkün değil.  "İyi ve okumaya değer bir Murakami romanı" demekle yetinebilirim ancak.




Oşima ve Kafka'nın kitaplar ve Japon edebiyatı klasiklerini içeren sohbetlerini, Hoşino'nun 400 Darbe'ye gidip etkilenmesini (benim de sevdiğim bir filmdir), kafe işletmecisiyle yaptığı müzik sohbetlerini, Nakata'nın kedilerle  yaptığı konuşmaları (iki tanesi bayağı eğlendirici), girişten geçiş sonrasının Atlas Silkindi'de üreten kesimin dünyayı terk ettikten sonra yerleştiği mekanı anımsatışını ve elbette Karga'yı sevdim. Çeviri de Yaban Koyununun İzinde'ye oranla çok daha akıcı.* Kitap kendini gayet yoğun bir biçimde okuttuğundan, bitirdiğimden beri elime kitap da almadım. Ama ne yapalım, Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni geçecek roman bu değilmiş, belki 1Q84'dur, birkaç seneye görürüm sanırım. :) Güzel bir alıntıyla damalı bayrağı sallayalım:

Her şey tamamen hayal gücü sorunu. Sorumluluğumuz hayal gücümüzün içinde başlıyor. Yeats "In dreams begin the responsibilities (Sorumluluk rüyalarda başlar)" diyor. Tamamen öyle. Ters tarafından bakarsak, rüyanın olmadığı yerde sorumluluk da olmaz, diyebiliriz belki de. Aynen bu Eichmann örneğinde olduğu gibi.




*Çeviri akıcı olmasına akıcı da, elimde bulunan, tembellikten okumadığım Philip Gabriel çevirisindeki Kafka On The Shore ile kitaptaki şarkı sözleri arasında ilginç farklar var, bu da çevirinin iyiliği hakkında şüphe uyandırmadı değil. Şuradan inceleyebilirsiniz. İlki Doğan'dan çıkan çeviriden, ikincisi Philip Gabriel imzalı Vintage baskısından, üçüncüsü de Behlül Dündar'dan.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Geri Dönme Çalışmaları

6

Büyük Defter - Agota Kristof 






Adını pek duymadığım "iyi bir kitap" okuyunca neler kaçırdığımı düşünüp hayıflanırım. Güzel site Kitap Önerisi'nde çarpıcı bir alıntıyı okuduktan sonra haberdar olduğum Büyük Defter'den sonra olduğu gibi.

Kendime ve yayınevlerine haksızlık etmeyeyim, çok kitap çevriliyor, birçok yazar dilimize kazandırılıyor, ben de elimden geldiğince takip ediyorum vs. Yine de Mitos, Afa, Ada ve Sander'in vaktizamanında yayınladıkları kitapları gördüğümde, yayınevlerinin seçimlerini eskiye oranla çok daha muhafazakar ve tekdüze buluyorum. Mesela geçen aylarda okuduğum Ölü Ordunun Generali'nin, birkaç gün önce elime geçince çocuklar gibi sevindiğim Meme'nin ya da en tazesinden Büyük Defter'in yeni basımının yıllardır yapılmamasına, bu kitapları edinebilmek için sahaflarda ve ikinci el kitap sitelerinde hazine avcılığına soyunmak zorunda kalmama hayret ediyorum. Neyse konuyu dağıtmayayım,  kitaba dönelim.

Büyük Defter, büyük bir roman. Heyecanla beklenen Korkma Ben Varım'lı, Sahilde Kafka'lı koliyi önemsiz gösterip açtırmayan, beni oturduğum / okuduğum yere adeta çivileyen, sarsan, şok eden, nefes kesen, bazen duyarsızlaştıran, çoğu zaman ürperten, hüzünlendiren ve bitimiyle hayıflandıran ve bunları da bana Körleşme'den bu yana yaşatabilen tek roman. Ve,

" "İyi" veya "iyi değil" için çok basit bir kuralımız var. Kompozisyon "gerçek" olmalı. Olanı yazmalıyız, gördüğümüzü, duyduğumuzu, yaptığımızı.

Mesela "Anneanne bir Cadıya benziyor" yazmak yasak ama "insanlar Anneanneye Cadı diyorlar" yazmak serbest.
...

Duyguları tanımlayan sözcükler çok belirsiz, bunları kullanmaktan kaçınıp nesnelerin, insanların kendilikleriyle yani olayların sadık betimlemeleriyle yetinmek lazım. "

bu özgün anlatım tarzını 153 sayfa boyunca korumayı başarmış bir roman. Kanıt ve Üçüncü Yalan'ı okumasanız da olur ama bunu, hayır. Bulursanız kaçırmayın.

Not: Sevgili Ashly, seni onca seven, sana bu kitapla Nazım Hikmet şiiri hediye edecek kadar da zevkli olan arkadaşının hatırasını sahafa verdiğin için seni kınıyorum, teşekkür de ediyorum tabii.

Alakasız Not : Blogun yeni temasında buglar olduğunun farkındayım, zamanla düzeltilecek hepsi. (umarım) Şimdilik As I Lay Dying test sürüşünde diyelim, uzun süre ayrı kaldıktan sonra eski formu kazanmak da zaman alacak gibi zaten. Kendini buraya yazdırmayı başaran kitapları tebrik ediyorum şimdiden. Ve bitti.

01 Ekim 2009 Perşembe

çek git bebeğim uzaklara

0





Çoğunu itiraf etmesem de kitap seçerken takıntılarımın esiriyim. Mesela elde bir yazarın okunmadık bir kitabı varsa ve bir müddet daha okumayı düşünmüyorsam, ilgimi çok çekse de o yazarın başka kitabını almam. Kapağı çocuksu olan ya da bol yeşil tonu içeren kitaplara gereksiz antipatim vardır, almam için yazarına ya da önerene çok güvenmem gerekir. Tanıtımını itici bulduğum bir kitaba sittin sene elimi sürmem. (Güncel örnek, bu aralar pek bir popüler Hakan Günday kitabı  Ziyan, "Beyaz gövdeli zenci köpeklerimiz var artık.") Buna karşın, ilgi çekici bir kapak (Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın), ön - arka kapağında sevdiğim bir yazarın övgü dolu sözlerinin bulunması (Fransız Teğmenin Kadını) , yayınevine duyduğum inanç (Lanark) ya da kitabın çevirmenine duyduğum sempati (Dünyanın Sonundaki Ev - Püren Özgören) o kitabı almam ve okumam için yeterli olabilir. Gece Gibi Geçiyorum'u alış nedenim bunların hiçbirisine girmiyor (dolaylı olarak birine), okumam daha doğrusu listede öne almam ise tek nedenden, Roth'un arka kapaktaki sözlerinden : "Jonathan Ames'in toplumun kıyısında yaşayan genç kahramanı sanki Jean Genet ile Gönülçelen'in, Holden Caufield'in AIDS çağındaki bir karışımı. Güçlü, duru ve renkvermez üslup gerçek bir başarı."

Şimdi bu sözlerin üzerine kitaba başlamaya karar veren, üstüne arka kapaktaki "Kuzey Amerikalı Aylak Adam" ya da "Camus'nün Yabancı'sını hatırlatan mutlak bir yitmişlik" yazılarını okuyup iyice gaza gelen okuyucunun beklentilerini düşünün, kitapları okumuşsanız zorlanacağınızı sanmıyorum. Sonra elinizde kalana bakın: Her şey var, fahişelerden berduşlara, anlamsız korkulardan (kör eden New York yağmuru) tatmin edilmesi acı veren isteklere, intihara eğilimli sorunlu kız arkadaştan, gizliden gizliye aşık olunan en iyi arkadaşın hala hissedilen yokluğuna ve anlamlandırılamayan kopukluğuna her şey. Ve aslında hiçbir şey yok, bütün bunları okurken hissedilen şey sadece bir boşluk. Roth, üslubu nasıl başarılı bulmuş bilmiyorum. Belki  ailesinden uzak, cinsellikle sorunları olan, Yahudi kahraman Alexander Vine'ın, kendisinin ünlü kahramanı Portnoy'un, eğilimleri hemcinsine yönelmiş mizahtan uzak bir kopyası oluşuna  "Taklitler, asıllarını yaşatır." mottosuyla yaklaşmıştır, bilemeyeceğim. Tek bildiğim bir daha herhangi bir yazarın sözüne (%90'ı abartı) güvenip herhangi bir kitabı almayacağım, okumayacağım. Bulmak ve okumak için gösterdiğim çabaya yazık.

Ayrıca o arka kapak yazısını hazırlayanı dövmek lazım.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Dasein

3

"Anlamsızlığın engin okyanusunda var olduğumu hissetmek gibi şeylerden daha anlamlı bir şeyleri tercih ediyorum."
Thomas Hardy

Mr. Why'ın Sonu


İtiraf edeyim kitabı ısmarlarken umduğum, bulduğum değildi. Ben Rüzgârın Gölgesi tadında, kafamı meşgul edecek ama çok da yormayacak, bayram boyunca boş bulduğum her anda elimi atacağım ve bana “vay be, ne kitaptı” dedirtecek bir şey bekliyordum. Başlangıçla birlikte bu beklentilerime yaklaştığımı hissetsem de ilerleyen sayfalar başka bir rüzgârın gölgesinde sürüklenme ümidimi suya düşürdü. Ama sonuç, kesinlikle hayal kırıklığı değil!



Kitabın arka kapağı ve bilumum online alışveriş sitesinde bulabileceğiniz için kitabın konusunu özetlemeye gerek duymadım. Hem özet işlerini sevmediğimden hem de bunu yapmak kitabın özlüğüne gölge düşüreceğinden. Burada türlü cambazlıklarla uzatabileceği bir konuyu uzatmadan, kahramanın yoluna tekrar döngüsüne girmeden koyduğu sorunları, takır takır çözmeyi tercih etmiş, işleri karmaşıklaştırıp taze korku ve heyecan unsurları yaratmaktansa, olayın felsefi ve fiziki yanına açıklık getirmeyi ön plana almış bir yazar var ki oldukça ağır konu ve yaklaşımları benim gibi bu konulara pek de ilgi duymayan, fizikten nefret eden birinin bile kolayca anlayabileceği ve merakını uyandıracak biçimde anlatmayı başarmış. Tabii ki burada Dan Brown tarzı basitlikten bahsetmiyorum, basitleştirilen Derrida ya da Kopenhag Yaklaşımı olunca aşırı kolaylık beklemek yanlış olur.

Kitapta en ilgimi çeken Ariel Manto’nun farklı zihinlerde gezinirken hissettiklerini, bir fare, bir şişman ya da bir anoreksik olsun, oldukça çarpıcı bir biçimde aktarması. Ama şöyle bir şey var, insan anılarını baştan sona adım adım hatırlamaz, araya pek çok farklı şey girer. Manto zihinlerdeyken seçilen adım adım yöntemi yerine bilinç akışı kullanılabilirdi, bence kitabın insanı içine soktuğu korkutucu dünyaya ve paranoyak ruh haline daha uygun bir yaklaşım olurdu.

Kitabı okurken aklıma hep Matrix vardı, bitirdikten sonraysa Waking  Life. Ariel Manto olsaydım bu filmleri tekrar izler, kuantum fiziğiyle ilgili bir şeyler okur, hepsini harmanlayıp yazardım, onun aylık dergiye bir yazı yazarken yaptığı gibi. Yapmadım, zira fazlasıyla tembel ve meraksız bir insanım. Gerçi Manto’nun merakının onu nerelere sürüklediği düşünülürse halimden memnunum.



Bu arada kitabı olabilecek en kötü kapakla ve 10 yaşımdan beri gördüğüm en geniş satır aralıklarıyla piyasaya sürmeyi tercih eden Plato Yayınları’nı böyle farklı, güzel kitabı ve Palmen’den bu yana felsefe ve fizikle edebiyatı en güzel birleştiren yazar Scarlett Thomas’ı tanıttığı için tebrik eder, ama kitapların tanıtımını sadece Plato’nun çektiği dizilerde kapak resmini göstererek yapmamalarını, çarpıcı bir kapak ve arka kapak yazısı kullanmalarını tavsiye ederim. Misal Library Journal yerine New York Times Review of Books’un "Smart, stylish and dizzying... a breakneck thriller of a plot that includes collapsing buildings, renegade C.I.A. agents and debauched sex." yorumunu koysalardı arka kapağa çok daha ilgi çekici olurdu. Yine de devamlı Ayn Rand basmalarından iyidir. Darısı diğer Thomas kitaplarının başına.