"Ben altı yaşımdan beri kitap okuyorum ulan" gibi ekşivari bir giriş yapmak isterdim, mahlasım ve blogun tarzıyla uyumlu, afili bir başlangıç olurdu ama gerçeğe uygun olmazdı. Zira ben küçükken kitaplara zerre ilgi duymazdım. Okula başlamadan evvel tüm uğraşım sokağa çıktıklarında ablamların peşine takılmak ve onların beni aralarına almalarını sağlayabilmekti. Bunu başaramadığımdaysa yaşı bana daha yakın lojman çocuklarına katılıp şimdilerde otoparka çevrilmiş, o zaman bilumum boy ve ebatta taş, cam kırığı ve kurban kemiği içeren yuvarlak alanda toplayıcılık, kuytularda avcılık, yüksek depo duvarlarında atlamacılık oynardım. Bunlar elbette havanın sıcak olduğu zamanlarda gerçekleştirebildiğim faaliyetlerdi. Zaten havalar soğuduktan sonra annemin beni giydirme tarzıyla oyun oynamam mümkün olamazdı, kat kat sarınmış halimle ancak bayırdan aşağı yuvarlanmaca oynayabilirdim ki ortada bayır falan da yoktu. O zamanlardaysa yaşasın televizyon. Burada yanlış anlaşılma olmasın, bir tek televizyonumuz yoktu, evimiz kitap doluydu. Zaten küçük ablamla yaş farkımız 5ti, yani ben yürümeye başladığımda benden büyüklerin hepsinin tonla kitabı, ağır okul çantaları ve yapmak zorunda oldukları ödevleri vardı. Babamınsa uzun yıllar sonra Atlas Silkindi'yi alarak geçebileceğim kalın kalın kitapları... Bunlara rağmen merakla birinin kitabını karıştırıp "bana şunu oku" dediğimi ya da "bana da öğretin, ben de okumak istiyorum." diye haykırdığımı hatırlamıyorum. Yani normal bir Türk çocuğu gibi 5 değil (kime sorsanız 6 da değil, 5 yaşında okumaya başlamıştır) okula başladığımda öğrendim okumayı. Okuma geliştirme çalışması sırasında bir sürü de kitap okudum. Bunlar yapılması gerekenlerdi, sıkılmıyordum ama kendimi kaybettiğimi de hatırlamıyorum. Ta ki, evet beklenen an geldi, zaten bu blogu okuyabiliyorsanız bir yerlerde bir şeyler değişmiş olmalı, 3. sınıfa geçtiğim yaz geçirdiğim ağır hastalıkla sokaklarda sekme dönemimin, dondurmasız geçecek sürekli ev hapsine çevrilmesine kadar. Kederimi ancak Charriere ve annem anlayabilirdi. Nitekim annem beni her doktor dönüşünde önce MEB kitabevine, oradan alacaklarımız tükendiğinde cadde üzerindeki kitapçıya sokarak ve önceki gelişimizde aldığımız kitabı bitirdiysem yerine başkasını alarak bir kitap kurduna dönüştürdü ve misyonunu tamamladı. (Annem, benim Ramiz Dayım ama şimdi sorsanız pişman olduğunu söyleyecektir.)
Etkilendiğim ilk kitabın ismini hatırlamıyorum, MEB Çocuk Kitapları'ndandı, bir çocuğun üç bacaklı sakat bir oğlağı vardı, onu çok seviyordu vs ama okuldan geldiği bir gün yüzülmüş bir deri, amanın üç bacağı var diye eve koşuyordu ve oğlak sizlere ömür. Ne çok ağlamıştım. Duygu sömürülerine düşkünlüğüm o zamandan belliymiş aslında, zira oğlağın açtığı yoldan Kemalettin Tuğcu'lar birer ikişer geliverdi. Açlıktan kıvranan, fakir ama gururlu, eski ama temiz giysiler, yırtık ama boyalı ayakkabılar giyen zavallı kahramanlara az üzülmemiştim. Ama bu dönemde okuduklarım arasında en akıllara ziyan olanı Haram Lokma'ydı. Bir değiş tokuş sonucu hayatıma giren bu kitap, şu an bile aklımdan silinmeyen görüntülerin ve birtakım korkularımın kaynağıdır. Özetle, bu kitapta zengin bir çiftlikte çalışan imanlı bir çiftin yeni doğan bebeklerini yitirmeleri, kocanın, zengin ailenin ölmeseydi kendi yaşında olacak çocuğunu çok sevip, bunların arasında günahkar olmasın diye kaçırarak köyüne götürerek islami usullere göre yetiştirmesini anlatan bir romandı. Yıllar sonra Abdülkerim adlı bu çocuk ailesine dönüyor, onları yozlaşmışlıkları karşısında hayretlere düşüyor ama yine de yardım elini uzatmaktan çekinmiyordu. Abdülkerim'in ablasının alabildiğine yoz ve boş bu hayata dayanamayıp Paris Meydanı'nda kendini diri diri yakmasıyla roman sonlanıyordu. Bu ablanın kendini yakması, Cengiz Han'ın kendisini öldürmeye yeltenen Türkmen kızının yanağını ısırarak koparması ve Ömer Seyfettin'in Bomba'sının finali benim hafızamdan silinmeyen dehşet anlarım. Bugün Stephen King ya da bir psikopat değilsem nedeni değiş tokuş işlerini bırakıp evdeki Jules Verne ve Jack London külliyatına yönelmemdir. (İyi mi oldu kötü mü sorusunun cevabını ben de bilmiyorum. :) )
Jack London'dan sonra doruk noktasına ulaşan okuma aşkım, kitapçıda bana uygun kitap bulunamamasıyla sonuçlanınca yine asıl hazineye, evimize çevirdim açgözlerimi. Bu kez İlkgençlik Çağına Öyküler'i aldım elime ki hayatımda yaptığım en iyi işlerden biri o derlemeye elimi atmam, Sait Faik'i tanımamdır. Sonrasında Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal geldi. Kısacası, ben Anadolu Lisesi için yarışa başlamadan evvel, evde okumama izin verilen kitapların hepsini bitirmiş, gözümü yasaklılara dikmiştim. O zamanlar, okulu kazanmamla başlayacak 1.5 yıllık nur topu devrinde onları aklıma dahi getirmeyeceğimi elbette bilmiyordum. Tek derdim yeterince büyümek ve yan yana sıralanmış ciltleri dilediğimce karıştırıp okuyabilmekti. Ama o dönemin gelmesine daha 2.5 sene vardı...
(To be continued...)
Notlar:
1) Bu yazı aslında Sera'nın mimine geciken cevabım olup geçtiğimiz günlerde Atilla Bey'in insanı gaza getiren "Andronikos, Raskolnikov, Selim! Geliyorum. Bekleyin Beni..." başlıklı yazısını tekrar okurken bir anda çakan şimşeklerle 3 bölüm halinde yazmayı planladığım kapsamlı okuma günlüğü gibi bir şey, çok fazla şey beklemeden okuyunuz.
2) Okuma saatlerinin değişmez elemanları Küçük Prens, Pollyanna, Heidi, Peter Pan, Gulliver, Masallar, Define Adası ve bitmek bilmeyen iğrenç kitap Çocuk Kalbi'ni elbette okudum, Çocuk Kalbi'ni 3 kabusumun yanına katıp okeye oturmalarını sağlayabilirim. Ve evet, Küçük Prens'e tapan kesimden değilim, halimden memnunum.
3) Resimler için bkz: Booklover. Resimler harici de bakınız. :)



5








